4 Kasım 2010 Perşembe

BÜZÜN ABLA'N OLSUN DERDiNE DERMAN



Sevgili Büzün Abla,

Geçen gün annemle pazarda gezerken meyveciden düşen muza basıp üstüne düştüm. Acaba bekaretim bozulmuş mudur?

Rumuz: Çikita

* * * * *
Gerzek kızım senden bi halt olmaz! Sana tavsiyem bir avuç uyku hapını şöyle bir bardak dolusu viski ile güzelce yuvarlaman! Derin bir uyku çek, hiç bir şeyin kalmayacak!

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _


Sevgili Büzün Abla,

Babam benimle neredeyse hiç konuşmuyor. Bana beni sevdiğini hiç söylemiyor, bir gün olsun “Oğlum gel maça gidelim seninle.” demiyor. Ama bazı geceler babam odama gelip bana arkadan sarılıp bir süre sonra titremeye başlıyor. Sonra da kalkıp gidiyor. Gün içinde sevgisini göstermediği için çok üzülüyor ve gece gelip sevip ağlıyor sanırım. Ne yapmam lazım?

Rumuz: fatherfigure

* * * * *
Baban seni sandığından daha çok seviyor oğlum. Herkes sevgisini başka türlü gösterir. O da öyle bir adamcağız sanırım. Dalga mı geçiyorsun, ciddi misin anlamadım. Aa madara olduk heralde çoluğa çocuğa! Ciddiysen de bir dahaki sefere gece yatarken altına bir şey giyme, o zaman ne kadar sevildiğini daha iyi anlarsın geleceği parlak evladım benim.


Büzün Abla'nızın e-mail adresi: buzunablanderman@hotmail.com

14 Ekim 2010 Perşembe

BÜZÜN ABLA'N OLSUN DERDiNE DERMAN



Sevgili Büzün Abla,


Nasıl anlatsam nereden başlasam bilmiyorum, derdim dağlardan büyük. Bir sen anlarsın beni. Efendim ben 25 yaşında, çevrenin nazarında eli yüzü düzgün (hani güzelcene) bir bayanım. Benim derdim sevgilimlen. Sevgilim inşaat mühendisi, yıllardır yurt dışında çalışıyor. Dubai senin, Rusya benim gezip duruyor. "Ne zaman alcan beni?" diye soruyorum "Az daha çalışayım paramız olsun" diyor. "Ne zaman gelcen?" diyorum "Bu proje bitsin hele" diyor. Akşamları aramasını bekliyorum bazen bir hafta haber alamıyorum. 


Arkadaşlarım hep kurt düşürdü içime "Orada garılarla gızlarla yiyordur parasını" diyorlar. Sence inanmalı mıyım Büzün Abla? Benim yigidim yapmaz öyle şeyler, tanıyorum onu, çok sever beni. He Büzün Abla, sence pembe pembe garılarla yiyor mudur paraları?

Sevgiler
Rumuz: Seni Uzaktan Sevmek Aşkların En Güzeli


 * * * * *

Canım kızım,

Öncelikle şunu belirteyim ki kadınların pembe olup olmaması bir fark yaratmaz. Erkektir, elinin kiridir, diyip geçeceksin. Helal olsun koçuma, diyip bir de sırtına pıt pıt vuracaksın! Gerekirse kendi ellerinle hazırlayacaksın mevzuya ki Türk erkeklerinin yüzünü kara çıkarmasın oralarda. Bu senin vatandaşlık görevindir kızım! Saf saf konuşup tepemin tasını attırma; ağzını burnunu tırmalarım senin, sevimsiz!

Evet biricik evladım, mutlu birlikteliğin sırrı 3 maymunu oynamaktır. 12 evlilik yaptım, 12’sinde de çok mutlu oldum bu kuralı unutmadığım için. Yeri geldi ben de kocama eşlik ettim. Okeye dördüncü oldum anlayacağın. Bitemeyecek durumda olsam bile ıstaka hep benimde oldu, anlıyor musun ne demek istediğimi? Tın tın! Bön bön bakma ekrana gözlerini oyar eline veririm, terbiyesiz serseri!

Bebeğim benim, unutma ki sen kadınsın, derleyip toplayansın. Hayatın her anı için onu hazırlaman lazım. Karılar pembeymiş değilmiş bunlara takılma canım evladım. Adamcağızın başının etini de yeme dırdır edip. Gerilir gerilir bir çarpar ağzının ortasına, amele sümüğü gibi yapışırsın zemine!

Birinci kadın sen olduktan sonra ne önemi var, ayy şişirmeyin içimi böyle orta okul kızı tripleriyle. Şu hayatta birinci kadın da oldum, beşinci de, yedinci de. Ay hepsinin tadı başka güzel. Sıkma canını okşa patlıcanını ayol. Sıkıldıkça yaz Büzün Abla’na

Öpüyorum.
Büzün Abla'n


Büzün Abla'nın e-mail adresi: buzunablanderman@hotmail.com 



12 Ekim 2010 Salı

GERÇEĞİ PAMUK PRENSES'iN KENDi AĞZINDAN ÖĞRENİN (+18)

Merhaba,

Tüm dünyadan özür dilemek istiyorum. Nesillerdir benim hikayemi dinlediniz. Oyunlarınızda beni oynadınız. Masum masum uykuya daldınız masalımı dinlerken. Ama bu suçluluk duygusuyla daha fazla yaşayabileceğimi sanmıyorum. Ya işime geldi ya da söylediğim yalanlara ben de inanmış olmalıyım ki bunca zamandır sesimi çıkarmadım. Ama artık dayanamıyorum, gerçeğin acı ve arabesk sahneleri rüyama girmeye başladı. Ben de gerçeği anlatıp kaderimle yüzleşmeye karar verdim.

Ben aslında para karşılığında vücudunu satan bir hayat kadınıydım. Maldım ben, sermayeydim. Gelen vurdu giden vurduydum ben! Çalıştığım evin patroniçesi Payet Abla o gün beni açık hava orman fantezisi olan bi müşteriye yolladı. Gittik ormana,önce çatlayana kadar hayvanlar gibi içtik söylemesi ayıp. Bi’ şaraptan bi’ votkadan, ne varsa ziftlendim; biraz alkol problemim de var. Uyuşturucuyu bıraktıktan sonra alkole daha da düştüm. Derken midem ters döndü bi’ anda. Gittim löngür löngür kustum ağaç dibine. Sonra ayı ölüsü gibi sızıp kalmışım.

Kendime geldiğimde müşterinin yerinde yeller esiyordu. Paramı bile bırakmadan topuklamış şerefsiz. Başım çatlıyordu, ağzımda da kedi leşi tadı vardı resmen. Karnım da açıkmıştı, derken ilerde küçücük bir kulübe gördüm.

İçeride kimse yoktu, mutfağa daldım direkt ve aç köpekler gibi ne varsa yedim. Sonra bir ağırlık bastırdı ki sorma, gidip yatak odasını buldum. 7 tane yatak vardı, eşyalara bakılırsa bu odada kalanların hepsi erkekti. “Yedi erkek bir odada, asıl bir ev burası?” dedim içimden. Yatağın en geniş olanına yayılıp  bi güzel osura osura uyudum.

Derken her tarafımda ufak ufak dürtmeler hissederek uyandım. Ayol bir baktım etrafımda 7 tane abaza herif g*tümü başımı elleyip ‘tombala çekiyorlar’. Biri der “Bu benim yatağıma işemiş.”, diğeri der “Benimkine de s*çmış.”, öbürü der “Mutfakta ne b*k varsa yemiş.” ...

“Eeh yeter be! N’oluyoruz? Çek şu elini yoksa alır g*tüne takarım o kolunu!” diye bağırınca biraz sakinleştiler. Başıma gelenleri bir bir anlattım, yardım ederler diye. Eğer bu iyiliklerinin ‘karşılığını’ isterlerse hem öğrenci hem de grup indirimi yapabileceğimi de belirttim ama nafile. 7’si de üstüme atladığı gibi budumu, mememi dişlemeye başladılar.

Bir an odada birinin daha olduğunu farkettim. Köşede mor-gri saçlı, yaşlıca kokoş bi’ teyze çekmiş deri çizmeleri, elinde de kırbaç bizi seyrediyor. Nereye düştüm tanrım ben diye düşünürken teyze “Yeni parça bu mu?” diye sordu. Heriflerden biri esneye esneye “Kendi gelip girmiş, yollu bu yollu.” dedi. Biraz alınmıştım açıkası. Bu önyargı neden?

Artık avazım çıktığı kadar bağırıyordum ki teyze gelip ağzımın ortasına koca bi elma sıkıştırıverdi, sesim çıkmıyordu artık. Herifler her tarafımı diş izi ve morluk içinde bırakmıştı. Yaşlı karı da elinde ayna, saçlarını düzelte düzelte geçti yerine oturdu.

Akşama doğru beni parmaklıklı genişçe bir kafese koyup elimi kolumu bağladılar. Gece gündüz bastılar morfini. Buradan kurtulduğumda yine bir rehabilitasyon merkezi bekliyordu beni, biliyordum. Yine müptelası olacaktım. Her neyse kafeste uyuyor, oraya işeyip s*çıyordum. Her akşam aynı sapıkça eziyeti haftlarca çektim. 

Bir gün yedi herifler evde yokken bu yaşlı karı beyaz bir atla gelen adamın biriyle tartışmaya başladı, sanırım bizim moruk için çalışan p*zevenklerden biriydi. Parada anlaşamamış olacaklar ki herif bizim karıyı hıkhık diye oracıkta gırtlaklayıverdi. Sonra gelip beni kafesten sürükleyerek çıkarttı, önce bir temiz tokadı bastı, sonra da ırzıma geçti. “Bu karı lağım olmuş artık; satsam 5 para etmez.” diyip kıçıma tekmeyi basınca da var gücümle kaçmaya başladım. Ama dünya etrafımda dönüyordu; nereye gittiğimi bilmiyordum.

Anayola çıkınca yoldan geçen ilk taksiye atladım. “Çek Karaköy’e!” dedim. Eskiden çalıştığım evden başka gidecek yer gelmiyordu aklıma. Payet Abla beni kabul edecek miydi acaba? Haftalardır ortada yokum; kim bilir neler düşündü benim hakkımda... Ama başka çarem yoktu. Taksici tarafından da 2 kez tecavüze uğradıktan sonra eve vardığımızda taksi ücretini ödemek için bir de kendiliğimden yaptım.

İçeri girdiğimde birden düşünmeden olanları başka türlü anlatmaya başladım.. Neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Kulübede basıp durdukları morfinden olsa gerek. . Olay kontrolümden çıkmıştı artık.

Ayol akıl var mantık var kim inanır yaşlı karı kılığına girip elinde elmayla kendinden güzel olan kızları zehirlemeye gelen kıskanç bi *rospunun bana musallat olduğuna; ya da ağzı açlıktan kokan 7 bitli abaza cücenin bana o gözle bakmadan evlerinde barınmama izin verebileceğine... Ama inandılar... Olay kulaktan kulağa geçtikçe hikayenin boyutu değişti, bir efsane oldu.

Artık 98 yaşında Pamuk Prenses olmasam da yanımdaki kızların Pamuk Mama’sıyım. Kendi genelevimi işletiyorum, 28 kızımıza kalacak yer ve iş imkanı veriyorum. Her sene vergi rekortmeni oluyorum. Sıradan bir vatandaşım. Bir gözüm toprağa bakarken bu vicdan azabıyla huzur içinde ölebileceğimi sanmıyordum. Tüm insanlıktan ve özellikle çocuklardan özür diliyorum.


Mehtap Topuk, nam-ı diğer Pamuk Prenses


Bu da o döneme ait gençlik resmim.. Pek de güzlemişim...


MILLENNIUM SERiSi'Ni BEN DEVAM ETTiRECEK OLSAYDIM

Dünyayı kasıp kavuran Millennium serisini biliyorsunuzdur; ilk film geç de olsa Türkiye'de vizyona girdi. Üçlemenin isimleri bildiğiniz gibi:

Ejderha Dövmeli Kız
Ateşle Oynayan Kız
Arı Kovanını Tekmeleyen Kız




'Gel benimle dalga geç' diyen sıfat tamlamalarından oluşuyor isimler. Ben de görmezden gelemedim :) Bu seri benim elimde olsa nasıl devam ederdi diye düşündüm ve bir kaç tane örnek çıkarttım, buyrunuz.

Kendi Osuruğunu Koklayan Kız
Sümüğünü Yiyen Kız
Götü Yere Yakın Olan Kız
Bastığı Yerde Ot Bitmeyen Kız
Arabada 5, Evde 15 Alan Kız
Çaldırıp Kapatan Kız
G*tünde Don Durmayan Kız
Taşa, Yaşa, Başa Oturmayan Kız
17 Gündür Yıkanmayan Kız
Ağda Yüzü Görmemiş Kız
Gözü Toprağa Bakan Kız


Gişe yapardı bence :)


PS: Dalga geçtiğime bakmayın, oldukça sağlam bir üçleme aslında. Ben sadece isimlere takıldım. Şiddetle tavsiye ederim!

8 Ekim 2010 Cuma

YALAN RÜZGARI NESLi... YAN ETKİLER



Artık ne zaman faydalı olacağı belli olmayan bazı bilgiler vermiş olsa da, dediğim gibi bazı yan etkileri de oldu bu Yalan Rüzgarı etkisinin. Her şeyden önce her ne kadar modern bir arayüzü olsa da içerik tamamen arabesk! O yüzden her Türk'ün içinde saklı olan Arabeskzilla canavarını beslemekten başka bir şey yapmadı.



Yetişkinlerin  bu dalgadan nasıl etkilendiği umrumda değil, onlar zamanında Yeşilçam'ı tecrübe etti; koymaz onlara. Ama bebekliğini ya da çocukluğunu Yalan Rüzgarı etkisinde geçirmiş olan bu nesil daha o yaşta abuk subuk müzikler dinlemeye başlamış. Tek benim sanıyordum ama değilmişim. Böyle çok insan varmış, arkadaşım söyledi.

Bunu farketmemize sebep olan şarkı ise Emel Sayın'dan Yağdır Mevlam Su isimli nadide(!) eser.. Şimdilerde 24-30 yaş arasında olan bir çok gencin küçükken bu şarkıyı sebepsizce sevdiğini varsayıyoruz. Hangi akla hizmet, bilmiyorum. Yaşıma uygun olmayan içerikli müziğe ilgim Emel Sayın ile sınırlı kalmadı tabii. Daha da ileri gittim, daha da damara indim. Leman Sam !!! 

Anaokuluna giderken herkes arada bir kaset getirirdi öğretmenler oyun saatinde, arada falan çalsın diye. Ben o zamanlar -5 yaşımda- Leman Sam, Coşkun Sabah, Bülent Ersoy ve Emel Sayın dinlediğim için yaşıtlarımın müzik zevki bana işkence gibi geliyordu. Sanırım Zerrin Özer ve Mazhar-Fuat-Özkan'dan şimdi bile nefret ediyor olmamın sebebi o dönemde zorla o müziğe maruz bırakılmam olmalı, kesinlikle.

Bir gün cesaretimi topladım ve ben de kaset götürmeye karar verdim. Leman Sam'ın Çağrı albümü. Bilmeyenler için -ki kim neden bilsin- söyleyeyim ki bu albüm Lemancığımın en ağır albümlerinden biri olup kesinlikle 20 yaş altı insanlara uygun değildir! Albümde Benim Sadık Yarim Kara Topraktır, Sana Bele N'oldu Yar, Ben Ağlarım Yane Yane ve de Ağıt gibi şarkılar bulunduğunu söylemem yeterli olur sanırım. Uzatmaya gerek yok, olayın sonu belli, öğretmenler kasedimi çalmadı ve günün sonunda kasedimi almaya gittiğimde de bu tarz şarkıların bana uygun olmadığını söylediler. Bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı :) Eve gidip kendimi ordan oraya atarak -drama işte- yüksek sesle dinledim.

Neyse ki yine ucuz kurtulmuşum, Zülfü Livaneli ya da Edip Akbayram da dinleyebilirdim. Yine daha eli yüzü düzgün şeyler seçmişim...

7 Ekim 2010 Perşembe

YALAN RÜZGARI NESLi... BiR KAYIP NESiL




Bu masum yılları istemeden kirletilmiş bir neslin hikayesi...


Hiç bir nesil bu kadar dramatik olmadı. Hiç bir nesil içindeki arabeski bu kadar rahat dışarı vuramadı. Ve hiç bir nesil entrika, aldatma, ihtiras ve intikam duygularına bu kadar aşina bir şekilde büyümedi. Yalan Rüzgarı nesli...



Tahminimce 5 yaşındaydım ve o zamana kadar beynim Köle Isaura ile yeterince acıya alıştırılmıştı ama yepyeni bir aydınlanmanın(!) eşiğinde olduğumu kim bilebilirdi ki?

Babaannem başka bir komşu teyzenin tavsiyesi üzerine bu diziye başlar. Ben de göz önünde tutulması gereken bir yaşta olduğum için TV karşısına sabitlendim ve hayatım o anda değişmeye başladı. 

Her tür ihtiras, intikam, çarpık ilişki, cinayet, adam zehirleme, kadın kaçırma, aldatma, dolandırıcılık ve pisliğin döndüğü bu dizi bir neslin hayata bakış açısını derinden etkilemiştir. İşin ilginci bir başladınız mı hemen bırakamazdınız kolayca. Daha o yaşta 2 bölüm izleyince bağımlısı olmuştum. Arkası yarın denen konseptin arızası da bu. İstedkleri gibi lönk diye yarım kesebiliyorlar, ama yarın devam edeceğini bildiğin için için rahat. Bu yüzden diziye sadık kalıyorsun :)

Yalan Rüzgarı'ndan daha o yaşta çok şey öğrendim.

Kuru buz, ip, bir kaç tahta parçası, sandalyeye bağlı bir insan ve bir silah ile kuru buz süblimleştiği zaman (katıdan gaza direkt geçiş) tetiğin otomatik olarak ateşleneceği bir düzenek kurmak mümkünür.

Kozmetik işindeki insanların her koklattığı koklanmaz.

Birini zehirleyecekseniz zehri pastaya koyun, tadı en az anlaşılır olur.

Arkadan tek çizgili külotlu çorabı oynak kadınlar giyer.

Sürekli kırmızı giyen bir kadın asla iyi niyetli olamaz.

Erkekler bu hayatta daima piyondur.

Zenciler hep sorundur.


Aslına bakarsanız hayatın kısa ama acı bir özeti olmuş :) Ebeveynlerin çocuklarını karşılarına alıp anlatamayacakları, tecrübeyle sabitlenecek bir takım bilgileri daha ağaç yaşken eğilmeden Yalan Rüzgarı bizlere aşıladı; sağolsun :)


Tabii bazı yan etkileri de oldu bu durumun ki onları da bir sonraki yazıda irdeleyeceğim :)

5 Ağustos 2010 Perşembe

GELECEĞE GÖMÜŞ



50 yıl sonraki bir ilköğretim fen bilgisi kitabındaki bilgi: Dünya'nın 2 uydusu vardır. Bunlardan biri Ay, diğeri Sibel Can.

2040 yılında Müge Anlı’nın bulduğu ceset sayısı 2500’e ulaşmıştır.

Zerrin Özer 112 yaşında ancak bikini giyecek kıvama gelir ve bir dergiye havuz başında poz verir. Dergi toplatılır.

Yonca Evcimik’in 94 yaşındayken bile hitap ettiği kesim değişmez. 23 Nisan’da 8-10 yaş ortalamalı sübyan bir kitleye konser verdiği sırada hık-hık diye geberir. Ve çocuklar asla eskisi gibi olmaz.

25 senede bir düzenli olarak dizi olarak uyarlanmaya devam eden Aşk-ı Memnu yine reyting rekorları kırar. Bu şekilde toplumda beyni yıkanmamış bir nesil kalmasına asla izin verilmez.

50 sene sonra izdivaç programlarının formatı “Öp Dedenin ***ini” olur.

1000 yıl sonra bulunan bir fosildeki kot etek kalıntısına gelecekteki insanoğlu anlam veremez.

Gönül Yazar 173 yaşında 98. Evliliğini yaparak Guinness Rekorlar Kitabı’ına girer.

50 yıl sonra bile Volkan Konak ve Ferhat Göçer asla televizyon ekranlarından eksik olmaz.

25 sene sonra Zincirlikuyu Mezarlığı’nın girişindeki “Her Canlı Bir Gün Ölümü Tadacaktır.” yazısı insanları yeterince bunalıma soktuğu gerekçesiyle, biraz da halkı neşelendirmek amacıyla Bülent Ersoy’un “Ben Allahü Teâlâ Tarafından Doğurganlık Yetisi Verilmemiş Bir Kadınım.” sözü ile değiştirilir.

Ege şeridinde uygun hisse ve para karşılığında orman yakma işlerine bakan çete yakacak orman kalmayınca, açlıktan sıyırıp pencere önündeki fesleğenleri yakmaya başlamasıyla yakayı ele verir.

Yalan Rüzgarı’nda Katherine Chancellor karakterini canlandıran Jeanne Cooper’ın ani ve beklenmeyen(!) vefatı nedeniyle dizi 4000. bölümde ekranlara veda eder. (Dizi şu an 2700. bölüme yaklaşmıştır.)

Madonna’nın 90 yaşındayken bile mayoyla sahneye çıkması bir neslin aseksüel olmasına neden olur.

Sex and the City’nin 10. filminde Carrie karakterini Sarah Jessica Parker yerine bir atın canlandırması ve seyircinin bunu fark etmemesi ata Oscar ödülü kazandırdı. At yeni Lara Croft filmi için en gözde adaylardan.

100 yıl sonra, çevre şartlarının uygun olduğu gezegenlere ulaşımın sağlanmasıyla çekimleri durmuş olan Emmanuel porno film serisi yeniden izleyicisiyle buluşur.

27 Temmuz 2010 Salı

ÇOCUK CIVILTISI MI VELET BÖĞÜRTÜSÜ MÜ?

Yaşlılara çok yüklendim, farkındayım. Bir gün ben de yaşlanacağım ve kim bilir nasıl olacağımı düşünmek bile istemiyorum. Umarım tırtına gelmiş ama halen gençlerle şakalaşıp kendini onlardan biri sanan; kendini çok çılgınmış, enerjikmiş gibi yansıtmaya çalışan zavallılardan olmam! Gerekirse bej rengi keten pantolonumu mideme kadar çekip beyaz kemerle tutturur, köşeme geçer otururum elimde ‘mecmua’ ile.

Bu sempati, biraz da empati nereden çıktı şimdi değil mi? Kendilerine hak vermeye başladığım bir noktayı fark ettim bu yaz.

Kimilerine göre “Şen çocuk kahkahası” ya da “Çocuk cıvıltısı” olan ama benim nazarımda  “Velet böğürtüsü” veya “P*ç haykırışı” olmaktan ileri geçemeyen, gök gürültüsünden sonra doğadaki en dayanılmaz ses olan, sokakta grup halinde oynayan çeşitli yaşlara sahip çocukların çıkardığı seslerdir.

Sene kaç bilmiyorum ama ilkokul çağındayım. Şimdi düşünüyorum da, bu bir çocuğun en iğrenç yaş dönemi olmalı. 10 kişiye yakın bir arkadaş grubuyduk, hatta kitleydik, daha doğrusu çeteydik. Çocuk grupları için en uygun tanım bu olmalı, çete. Bir de Başak Teyze vardı, eski TRT spikerlerinden. Belli bir yaşa sahip yetişkinlerin çoğu aslında ismen bilir kendisini de soyadını yazmayacağım. Ne zaman onun evinin önünden geçsek, orada bir oyun ya da bir aktivite başlatsak suratında nefret dolu bir ifadeyle çıkıp “Herkes kendi kapısının önünde oynasın, hadi dağılın. Yeter be!” diye bağırırdı.

Herkesin kendi kapısının önünde oynaması demek herkesin tek başına oynaması demek! Başak Teyze bizim karşıda otururdu. “Burası benim kapımın önü” dediğimde de “Git başkasının kapısında oyna o zaman.” derdi. Yani uzlaşmak imkansızdı. Ama gündüzleri de cok iyi, güler yüzlü bi teyzeydi. Geceleri o çocuk seslerinde kadın cinnet geçirirdi. Tek geçiren de o değildi zaten. Ben bir onun ismini biliyorum. Yoksa Bir çok hanenin önünden neredeyse taş ve sopa ile kovalanacak kadar rahatsızlık vermişliğimiz vardı.

İşte şimdi anladığım ve bahsettiğim empatiyi yapmama vesile olan duygu bu. Geçen gecelerin birinde saat 23.00 civarı evin arkasındaki sokakta bir grup velet, yani çete ciyak ciyak bağrışıyorlar. Nasıl eğleniyorlar, nasıl mutlular, nasıl gülüyorlar ve haliyle nasıl sinir bozucular anlatamam! Yarım saatten fazla sürdü ses. Uyuduğum da yoktu gerçi ama fark etmez, onların orda olup eğlendiğini bilmek kulağımda iPod bile olsa rahatsız ederdi. Yazlık sitelerde yetişkinlerin çocuk böğürtüsüne neden katlanamadıklarını o an anlamaya başladım.

Başak Teyze ve adını bilmediğim onlarca teyze ile amca, günahınız almışız zamanında. Sorun bizdeymiş. İnsanlıktan çıkmış olanlar bizlemişiz; sizler değil. Geç de olsa verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemek isterdim ama o kadar da değil. Eeeh eğleniyorduk işte, çocukla çocuk olmayın siz de !!!

AAA SEN KiLO MU ALDIN-CI TEYZELER

İçinde bulunduğum durumdan dolayı sahil günlükleri konseptine bağlı kalarak devam ediyorum. Çünkü burada insanın gözüne takılan çok şey oluyor. Sahile inerken not defterim mutlaka çantamda. Görmeyi bilen biri için o kadar çok nokta var ki hakkında geyik yapılabilecek…

Mesela kış bitmiştir, bahar geçmiştir. Haliyle bir önceki yazın sonundaki bronz ve sıkı halden eser kalmamıştır (bir çoğumuz için, benim için). Bütün sene boyunca yüzünüzü bile görmemiş site sakini komşu teyzelerin bu olaya yaklaşımları hiç de yaşlarına başlarına yakışır olgunlukta değildir. Daha sezonun ilk selamlaşmasından sonra bazı teyzelerde ikinci cümle önceden bellidir. Kısacası şimdi inceleyeceğimiz yaz mottosu “Aaa sen kilo mu aldın?”. Her zaman derim, bazı olgunlar/yaşlılar gençlerden çok daha terbiyesiz ve düşüncesizler ki hep tersini iddia ederler.

-Sen kilo mu aldın? -Evet, aldım. Geçen kış da almıştım ama yazın fazlasıyla veriyorum. Böylece her yazın sonunda bir önceki yazdan daha da incelmiş oluyorum! Ayrıca olmasam bile, sana ne be kadın, görür görmez söylenecek şey mi bu? Hayvan!

Ben seni gördüğüm zaman “Aaa, morumuşsun!”, “Kaz ayaklarınız bu kış artık at toynağı olmuş.” ya da “Aaa, onlar yaşlılık beni mi?” gibi gerçekleri tüm çıplaklığı ile göz önüne seren cümleler sarfetsem ne hissedersin? Terbiyesiz, der geçip gidersin değil mi? Ama sen yapınca oluyor, sana göre! Sevimsiz…

Bir daha ağzınızdan duyayım o cümleyi, görün bak neler diyeceğim!

15 Temmuz 2010 Perşembe

PLAJLARDA " ANNE BAK! " TERÖRÜ

Kumluk deyip de geçmeyin demiştim alttaki yazının sonuna doğru. En fena yerdir kumluk kıyı bölge. Hatta dalgakıranlı sahillerde "iç taraf” olarak da bilinir. Orası en sevimsiz, en cırtlak sesli ve yüzme bilsin bilmesin ısrarla orada şovuna devam eden AB-çocuklarının olduğu kısımdır. AB, Avrupa Birliği ile alakalı bir kısaltma değil burada. AB’nin açılımı Anne Bak'tır.

Aslında bu cinnetlik AB-çocuklarının yaptıkları şey üstün bir dalıcılık ya da stilli atlayıcılık bilgisi gerektirmemektedir. Yani onları izlemek ve önemsemek için tek bir neden bile yoktur ama suya her koşarak giriş / bodoslama atlayış / embesilleme dalış (ayaklar yere basmasına rağmen sadece kafayı suya daldırıp kolları çırpıştırmak) öncesinde özel mantralarını söylerler: Anne bak! Anne bak! Anne bak! Anne bak! Anne bak! Anne bak!...


Bu adı geçen annenin hemen baktığı görülmüş şey değildir, hatta 5. “Anne Bak!” esnasında öz çocuğunu tanımamazlıktan gelecek kadar yüzsüzleşir. Haklı ama kadın, kim olsa utanır. Sonra 8. “Anne bak!” cırlamasıyla birlikte zavallı kadıncağız pes etmiş bir şekilde gözlerini devirip suratında sahte bir gülümseme ile merakla izliyormuş taklidi yapar. Ama dikkati yanındaki hanım arkadaşının anlattıklarının üzerindedir. Bu yüzden çocuk orda zıplarken alçaktan uçan bir martıya kafayı gömse -şahane- ya da atlayınca direkt kayalık zemine çakılsa -klişe ama kesin çözüm- kadının farketmesi 5 saniye kadar sürebilir :)

Ama bu gibi ihtimaller nedense hiç bir zaman gerçekleşmez ve o canavar AB çocuğu 2 dakika içinde denizden sapasağlam çıkar. Köpek gibi saçını başını sallayarak kendini kurutup çevresindekileri ıslattıktan sonra ritüeline kaldığı yerden devam eder: 

Anne bak! Anne bak! Anne bak! Anne bak!..

PLAJ GERİLLALARI: TERBİYESİZ YAŞLILAR


Sabahları rakiplerinden daha vakitlice gidip en uçtaki şezlogları kim kapacak? Evet, Önümüzdeki pazartesi sabahından itibaren bir kaç haftalığına gün içindeki en büyük derdimin bu olmasını diliyorum!

Bu sene de alt sitenin sevgi ve saygı yoksunu kokoş moruklarına göz açtırmaya niyetim yok! Muhtemelen bir-bir buçuk aydır oradalardır zaten; ama sefa bitti! Püsküllü belaları (ben) savaş alanına geri dönmeye hazırlanıyor. Kendi bölgemi korumak ve maruz kalacağım terbiyesizce üste çıkmaların intikamını almak için yapacaklarım geçen senekiler kadar insaflı olmayacak! Bana ne mi yaptılar? Bilerek rahatsız etmeye çalışıp oradan kaldırmak için türlü şarlatanlıklar.. Önemli olan onların neler yaptığı değil, karşılığında benim neler yaptığım.


Geçen yazdan bir örnek vereyim, hem aklınızda bulunsun; işe yaradığı tarafımca kanıtlanmış bir püskürtme yöntemidir. Öncelikle uğruna savaşılan en uç şezlong bölgesine düşman moruk grubundan çok daha erken gidip, o şezlongların ayaklarına itinayla Cola döktüm. Sonra savaşa bir gün ara vermişcesine bölgeyi izleyebileceğim güvenli uzaklıktaki en yakın şezlonga –tabii yüzde hain bir gülümseme ile- konuçlandım :)

Durumdan habersiz olan kokoş, terbiyesiz ve sevgi ile saygı yoksunu moruk arkadaş grubu gelip şezlongları onlar kapmışcasına sevinerek yayılır da yayılırlar. Ama bilmedikleri bir şey vardır; bu sevinçleri öğlen sıcağı bastırdıkça gittikçe azalıp yerini işkenceye bırakacaktır.
Sıcağın artmasıyla beraber kızışan Cola’nın kokusunu algılayan kıyı şeridi arıları (kısacası b*k ve çöp yiyici arılar) etraflarını sarıp onlara huzur vermezken bendeniz bulunduğum güvenli mesafeden olayı izleyerek neşeme neşe katmaktaydım :)

Tabii fazla dayanamayınca dalgakıran üstü bölgesinden defolup o saate boş şezlongun bulunabildiği tek yer olan kumluk kıyı kısma ikilediler.

Kumluk kısım deyip geçmeyin. Oranın cinneti ayrı. Üstteki yazıda :)

12 Temmuz 2010 Pazartesi

UYUZ OLMADAN GEÇEMEDİĞİM ŞEYLER :)


Dün Facebook'a durum güncellemesi olarak "Bir filmde sık görmeye katlanamadığım 2 şey var; biri köpek, diğeri Jennifer Aniston.." yazmıştım. Sağolsun yaratıcı zekanın değerini bilen arkadaşlarım yine "Bu gibi yazıları cümleleri biriktir bir yerde yazık oluyor" ortak paydasında buluşan fikirlerini sundular. Hak verdim. 

Bu Blog'u biraz da böyle bir arşiv işi için kullanacağım. Mesela bunun gibi ipe sapa gelmez zirzop iletileri yanlarına bunlar gibi bir kaç (belki on) tane ekleyerek yazacağım. Hem yeni fikirler lazım; sürekli Zeyna ve April O'Neill ile geçmiyor Blog :)

Bu durumu ise arkadaşımın bilgisayarında izleyecek film ararken farkettim. Marley and Me / Marley ve Ben isimli filmin klasörünü görünce arkadaşım "Bu nasıldır, nedir; bilir misin?" tadında bir şey sordu. Ben de filmin ne halt olduğunu zamanında sinema.com'da görmüş/okumuş olduğum için o cümleyi sarfettim. Filmde hem Jennifer Aniston var hem de bir köpek. Hatta köpek filmin hikayesinde o kadar ön planda ki afişe bile koymuşlar! Tüylerim diken diken oldu, düşüncesi bile içimi şişirdi. 

Evet, bir filmde sık görmeye katlanamadığım 2 şey varsa; biri köpek, diğeri de Jennifer Aniston'dan başkası olamaz!



Şimdi düşündüm; gündelik yaşamda böyle katlanamadığım daha ne abukluklar var, diye. Doluymuş! Hangilerini seçsem bilemedim! Mesela..

* Filmlerde hayvanların düşüncelerinin duyulması ve düşünceye uygun hiç bir mimiğin seyirci tarafından kaçırılmaması için koca ekranın hayvanın aptal suratıyla kaplanıp durması.. Bir de kahraman köpek olayı var tabii, evlerden uzak!

* Minibüste arkadaki insanın parasını uzatmak. Kardeşim ben kimseye paramı uzattırmıyorum, o yüzden de uzatmayı istememek gibi bir hakkım da vardır elbet!

* Domatesin yemek tabağına ya da salataya kabuğuyla beraber teşrif ettiğini görünce "Ay bunun kabuğunu soymadınız mı? Ben yiyemiyorum daa.." diyerek yüz ekşiten insanlar! Bi kere sırf kabuğu duruyor diye "Bu" dediğin şey aslında bir meyve olan fakat sebzelerle olan dostluğu ve uyumundan dolayı o cemiyette kabul görmüş olan domatesten başkası değil! Ayrıca damak zevkiyle rengiyle alakası yok bunun; domates kabuğuyla yenir, bu kadar!

* Küçük çirkin kız çocuklarının aileleri tarafından baştan aşağı pembe giydirilerek sanki şirin bir şeymiş gibi yutturulmaya çalışılması. Mesela daha o yaştan belli kızın suratında meymenet yok, içindeki kötülük yüzüne vurmuş ciyak ciyak manasızca ağlıyor ama pamuk şeker gibi giydirilmiş. Nafile, yemiyoruz!

* Yeni doğmuş yeğeninin resmini telefonuna duvar kağıdı yapanlar. Sana sevme diyen yok, ama seviyorsan içinden sev. Bir gün kendi çocuğun olursa o zaman onun resmini koyarsın. Bu kadar basit.

*1990 civarında doğmuş, g*tüne boyuna bakmadan elinde tespihle gezen küçük delikanlı(!) cixler. Açıklamaya ihtiyaç bile duymuyorum!

* Salma Hayek. Çekirge, solucan ve kızarmış karınca ile besleniyormuş Allah'ın cezası kadın. Git tuvalete de çıkarttığın lüleyi ye!

* Gereksiz sık ve uzun yaz yağmurları. Doğa Ana'nın sırf kendini göstermek ve şov yapmak amacıyla haddinden yüksek sesli gök gürlemesi ile hacmi dana kadar olan çok sayıda yağmur damlası ile yaptığı gövde gösterisi.. Başka bir şey değil!


29 Haziran 2010 Salı

iYi Ki DOĞDUM, GÖRDÜN MÜ 25 OLDUM

Doğum günümle birlikte Blogger Pilavı'nın içinde bulunduğu tenefüsü resmen bitiriyorum :) Şimdilik içimi baymayacak olan bir dizaynda karar kıldım ama kesin değiştireceğim haftada bir :) Bu kadar çok seçenek koyulmuş olunca insanın gözü dönüyor. Vur dedik öldürmüşler :)

Doğum günü döneminde kozmosun bana pek güzel bir kıyağı oldu, Kylie Minogue'un yeni albümü Aphrodite nete düştü :) Sırf benim için yapıldı biliyorum :P Albüm değerlendirmesi olayına bi kere giriştim bi daha yapmayı düşünmüyorum. Müzik eleştirmeni(!) havasına bürünüp kendimi daha önemli hissetmeye ihtiyacım yok :) Günlerdir dinliyorum albümü, özellikle Cupid Boy pek bir kan kaynatıyor :)

O zaman hem doğum günüm kutlu olsun hem de yaz başlasın! :) -Tabii şu gereksiz yaz yağmurları bi dursun önce. İçim şişti günlerdir gürül gürül.-


27 Haziran 2010 Pazar

GERİ DÖNÜŞ

Blogger sonunda dizayn olayına el atmış. İyi de yapmış. Uygun bir tema ve arka planda karar kıldıktan sonra -deneye deneye bakacağım, nasıl bir kombinasyona kanım kaynarsa artık- kaldığım yerden devam edeceğim Blogger Pilavı'na. 2 aylık ara bitti :)



16 Nisan 2010 Cuma

ZEYNA'NIN SEYiR DEFTERi - GüN:2


Geçenlerde savaştığım köyün birinde basma etekli, sümsük kızın biri takıldı peşime. Tutturmaz mı "Al beni de yanına." diye. Ayol ben kendi karnımı zor doyuruyorum, açlıktan bi atımın b*okunu yemediğim kalıyor. Buna nasıl bakacağım? Salaktır da bu ne kavga eder ne bir şey mal gibi öldürülür ilk olayda.. Sonra al başına belayı.

Yüzsüz de bir şey laftan sözden anlamıyor. Kaç kere kovdum ettim, tekmeyi bastım halen peşimde tin tin geliyor. Şimdi de çalıların arasında saklanıyor saf karı, sanki farkında değilim..

Ayh bir de yanıyorum cayır cayır da kimsecikler fark etmiyor. Bu esmer dilberin koynu nicedir buz gibidir de içindeki yangını söndüremez.. Vallahi aklım kaymıyor değil arada başka yönlere.. Şimdi bu kızcağızı da harcamak istemiyorum bir an başıma alev vurduğunda.. Sarışın, güzel de bir kız, yuvarlak hatlı, bembeyaz.. Kendine gel Zeyna.. Azgınlık sayesinde savaşçı prenses çizginden kaymak üzeresin..

Atımla ilgileneyim ben en iyisi.. Ay o da dişiydi değil mi? Oof! Her yanım karı dolu ben n'apayım!

2 Nisan 2010 Cuma

HANDE'YE NELER OLUYOR?



Efenim bugün iki D&R gezdikten ve avcumu yaladıktan sonra saat 16:00 civarı albümü Taksim'deki İstiklal Kitabevi'nde bulup aldım. Albüm içinde çok şeker şahane resimleri barındıran bir kitapçık da bulunuyor.

Albüm bundan önceki 5 Hande Yener albümünden de izler taşıyacak şekilde yapılmış sanırım. Albümdeki şarkıları hitap ettikleri dönemlere uygun şekilde o albümlere dağıtabiliriz yani.

Tek tek bütün şarkılara yorum yapmayacağım ama bazı öne çıkan şarkılar var. Onlara değineceğim sadece.

Yasak Aşk, sanki son dönem Hande'sine en yakın şarkılardan biri. Elektronik altyapılı daha sert müziğinin biraz törpülendiği Hayrola? döneminden sonra gelmesi beklenen tarz gibi, bence. Şarkıda tek batan şey müzik direktörü Sinan Akçıl'ın şarkının ortasında ve sonunda giren vokalleri ama alışıyor insan.

Bodrum, diğer şarkıların yanında çok da matah bir şarkı olmasa da bu yaz mekanlarda çaldığında hepimizi kudurtacak bir şarkı olacak. Son derece eğlenceli bir şarkı. Tam yaz şarkısı. 3:05'te sansür biipli bir ".oktan zaman" hınzırlığı özellikle mekanlarda çok eğleceli olacak.Hande değişimlerinin ilk sezilmeye başlandığı son Türkiş pop albümü olan Aşk Kadın Ruhundan Anlamıyor dönemini yeni, düz Hande vokaliyle birleştiren bir şarkı. Bu albümün Kırmızı'sı. 

Bi Gideni Mi Var?, Hande Yener tarihçesinin belki de en güçlü şarkılarından biri olarak karşımıza çıkıyor benim zevkim doğrultusunda. Hande'nin vokal yeteneğini açık açık konuşturduğu bir şarkı. Bana Apayrı alümünü anımsattı.

Böyle Olacak, Hande'nin ses yeteneğinin başka bir kanıtı olan bu şarkı da sanki Nasıl Delirdim albümüne selam eder gibi duran saf pop şarkılarından biri.

Sopa, albümün ilk kliplenecek olan şarkısı yani albümün lokomotifi. Bütün Hande kimliklerini bir arada barındıran bir marş gibi bir şey bana göre. Özellikle de albümün sonundaki remixlerden Dans Remix'i kendini aşmış bir halde. Kulaklıkları takıp sesi kökleyince insan yerinde duramıyor.

Kal Kal ise sanki Apayrı döneminden gibi. Apayrı'nın en güçlü şarkılarından biri olan ve maalesef kliplenmeden kalan Hande marşlarından biri olan Yola Devam gibi pozitif direktfiler veriyor insana.


Bu albüm diğer Hande albümleri arasında benim için Apayrı ve Hayrola'dan sonra 3.sırayı Nasıl Delirdim ile paylaşmaktadır. Yenilenmiş, ülke standartlarının çok üstünde müzik yapan son dönem Hande'nin sevicilerinden biri olduğum için Apayrı ve Hayrola'yı geçen bir albümün yapılması benim gözümde çok zor. Yaparsa da bi kaç sene içinde yine Hande yapar zaten. Şimdi vakit eleştirme değil eğlenme vakti.



Yaşasın Hande Yener!

Albümdeki şarkıların listesi ise bu şekilde:

1. Yasak Aşk
2. Bodrum
3. Çöp
4. Sopa
5. Bi Gideni Mi Var?

6. Kal Kal
7. Boşa Ağlayan Kız
8. Kalpsız
9. Neden Ayrıldık
10. Ben Kimim
11. Böyle Olacak
12. Yasak Aşk ( Remix )
13. Sopa ( Dans Remix )
14. Sopa ( Club Remix )



1 Nisan 2010 Perşembe

ZEYNA'NIN SEYiR DEFTERi - GüN:1



Dağ bayır demeden at sırtında gez, yerde uyu, aç susuz günlerce sürün… Ne için? Zamanında yapmadığım pislik kalmayan halka yardım etmek için. Bi’ de nankörlük yapmasalar daha bir şevkle yapacağım bu işi ama olmuyor. İnsanın adı çıkacağına canı çıksın demişler.. Halen daha beni gördüler mi “Zeyna geldi kaçın!” diye bağırıp çil yavrusu gidi dağılıyor insanlar. Yazık…

İçimi bir nebze olsun dökebilmek, derdimi paylaşabilmek adına bu seyir defterine başladım. Aslında daha kalın bir defterdi ama mağlum taharet alacak su bulamayınca insan bir parça kağıda bile tamah edebiliyor.

Bugün Atina merkezden geçerek Trakya’ya doğru yolalmaya başladım ama at üstünde, deri kıyafetli ve mini etek giyen bir kadın için tek başına ormanda seyahat etmek huzur kaçırıcı olabiliyor. Erkeklerin bana karşı iki tür yaklaşımı oluyor. Ya beni gömmek istiyorlar ya da bana gömmek istiyorlar. Nereye gitsem bi rahat yüzü yok! Mecburen her gün en az 3-4 adam öldürüp bir o kadarını da yaralayıp sakat bırakmak zorunda kalıyorum; çok üzülüyorum.

Ben de insanım, bir kadınım her şeyden önce. Benim de ihtiyaçlarım var, benim de alt vadiyi ektirip biçtirmem gerekiyor bazı geceler. Yalnızlık zor. Ama bu şekilde de olmaz ki bi’ gururum var benim de, koskoca Zeyna’yım. Kimse Herkül gibi alevlimi söndüremedi zaten. 16 ay 1 hafta 2 gün oldu edeleli bir bedene sarılıp yatmayalı, ama sayan kim…

İşte böyle defter. Sabah erken kalkıp yola koyulmam lazım. Barbar bir savaş lordu Afrodit’e tecavüz etmiş, onu öldürücem geçerken. İyi geceler.

31 Mart 2010 Çarşamba

HAYVANLAR İÇİN GENELEV PROJESİ



Aklıma sokak hayvanları yararına bir fikir geldi.

Efendim şimdi güzel görünümlü kedilerden başlayacağız olaya. Alıp aşılarını yaptıracağız önce ve sonra dönemsel olarak henüz kısırlaştırmaya hazır olmayan ya da sahipleri kısırlaştırmaya karşı olan kedilerin azıp kudurma dönemindeki kurtuluşu olacaklar :)

Kedisinin hamile kalmasını isteyen ya da bir dişi kediyi hamile bıraktırıp yavruları almak isteyen müşteriler için daha farklı bir ücret tarifesi olacak. Tabii ki de bir yavru her zaman sermayeye katılmak üzere ufaktan yetiştirilecek.

Biriken para ile yeni kedilerin alımının yanında bir süre sonra arz-talep doğrultusunda  ilgi ve yuvaya muhtaç köpeklerin de alımına başlanabilir. Belli yaşı geçip cinsel çekiciliğini kaybeden hayvancıklarımızı da asla sokaklara terketmiyoruz. Onlar da evimizin şirin maskotları olarak gelen hayvan sahiplerini bekleme odasında eğlendirmek üzere hizmete devam ediyor olacaklar.

Bana çok kazançlı bir yatırım gibi geldi:
1-Sermaye için çok fazla para akıtmaya gerek yok.
2-Sermaye kendini çoğaltacak
3-Hayvanların bu durumdan şikayetçi olacaklarını sanmam
4-Sokaklarda ölüme terkedilmelerindense hizmet sektörüne girsinler

30 Mart 2010 Salı

BAHARIN GELİŞİ HANDE'DEN BELLİDİR !!




Havaların ısınması, güneşin yüzünü göstermesi değil; baharın gelişi Hande Yener'den bellidir. Son 3 albümdür baharın güzel zamanlarında albümlerini piyasaya süren yüce kadın bu sene de geleneği bozmayacak. Albüm tanıtım videolarının televizyonda müzik kanallarını ve kişisel facebook profillerini süslediği şu günlerde artık geri sayıma başlamış sayılırız.



3 Nisan gecesi Matine 216'da vereceği ilk albüm konserine de biletim hazır bir şekilde beklemekteyim. 29 Nisan'da da Ghetto'da akustik, "dünden bugüne" konseptli bir konser verecek kendisi. Eski şarkıları sanırım biraz jazz'laştırarak o hafif arabesk hallerinden çıkartacak. Merak, merak!

PS: Sanırım bu 8. Hande Yener konserim.. İlki 2001 ya da 2002 yazında Bodrum Kalesi'ndeki halk konseriydi :) Hahahahahaha! Nereden nereye :)